Bir çantaya kaç travma sığar?"

.

Okul koridorlarında sadece bir silah mıydı?

İBRAHİM YILDIZ

​Pazartesi sabahları bu kadim topraklarda uykusuz gözler, bitmek bilmeyen ders zilleri ve fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusuyla, o alışıldık monotonluğun güvenli kollarında başlar.

Siverek’in dar ve vakur taş sokaklarından Onikişubat’ın modern ve geniş caddelerine kadar her sabah binlerce genç, sırtlarında sadece kitaplarını değil, istikbale dair umutlarını taşıyarak okul kapılarından içeri süzülür. Ancak dün sabah, o bildiğimiz hayat ritmi yerini metalik bir soğukluğa ve kulakları sağır eden o korkunç sese bıraktı. Bir genç, okul bahçesine girdiğinde çantasında yalnızca kalemlerini değil; bir neslin birikmiş travmasını, bastırılmış öfkesini ve kimsenin duymaya tenezzül etmediği sessiz çığlıklarını taşıyordu. Şimdi Siverek’ten Maraş’a kadar koca bir coğrafya aynı varoluşsal sancıyla sarsılıyor:

Neden?

​Görünmez yaralar ve sosyolojik yarılma

​Olayın faili olan genci tanıyanların ortak ifadesi, aslında toplum olarak düştüğümüz en büyük tuzağın özeti niteliğinde: "Kendi halinde, sessiz, adeta bir gölge gibiydi." Sosyolojik bir perspektifle baktığımızda, tehlikenin filizlendiği o tekinsiz vaha tam da burasıdır: Mutlak sessizlik. Bizler, sessizliği bir uyum emaresi, bir uslu durma hali sanırken; o sessizliğin derinlerinde devasa bir lav birikintisinin oluştuğunu görmezden geliyoruz.

​Siverek’in o köklü, korumacı ama aynı zamanda bireyi yutan aşiret yapısı ile Onikişubat’ın "başarı" ve "statü" odaklı modern illüzyonu arasına sıkışmış ruhlardan bahsediyoruz. Bu çocuklar, geleneksel beklentilerin ağırlığı ile küresel dünyanın dijital hızı arasında bir kimlik devalüasyonu yaşıyorlar. Müfettişlerin incelediği notlar ve dijital ayak izleri, aslında bu trajedinin taşlarının aylar öncesinden döşendiğini kanıtlıyor. Notların satır aralarından sızan o zifiri karanlık yalnızlık; akran zorbalığının sistematik bir infaza dönüştüğünü, sınıflarda bir "hayalet" muamelesi görmenin ruhu nasıl çürüttüğünü gösteriyor. En acısı ise, akşam yemeğinde aynı sofraya oturulan aileyle aradaki duygusal mesafenin Fırat Nehri’nden daha derin olmasıdır. Bu genç için silah, bir öldürme aracından ziyade, trajik bir "duyulma" enstrümanıydı. Dünyaya "Ben buradayım, canım yanıyor ve artık beni görmenizi sağlıyorum" demenin en vahşi, en geri dönülemez ve en karanlık yolunu seçmişti.

​Üç dakikalık metafiziksel çöküş

​Saat 09:15 suları... Dersin en koyu yerinde, Onikişubat’ın o yüksek tavanlı sınıflarında yankılanan ilk el ateş sesi, başlangıçta bir şaka ya da sıradan bir dış gürültü zannedildi. Zira insan zihni, eğitimin ve kutsal addedilen o çatının altında ölümün bu kadar çıplak bir namluyla dolaşabileceğine inanmayı reddeder. Ancak saniyeler içinde yükselen o tiz çığlıklar, gerçeği bir tokat gibi yüzlere çarptı.

​Genç, soğukkanlı ve neredeyse trans halindeki bir ifadeyle koridorda ilerlerken aslında bir mekanizmanın son çarkını döndürüyordu. O an karşısına çıkan her canlıda, kendisini yok sayan, şeffaflaştıran ve bir "hiç"e dönüştüren dünyadan intikam alıyordu. Kapısı açık sınıflarda yaşanan o mahşeri panik, eğitimin kalbine saplanmış bir hançer gibiydi. Öğretmenlerin çocukları gövdeleriyle korumaya çalışması, sıraların altına sığınan minik parmakların ailelerine veda mahiyetinde titreyerek gönderdiği o "Seni seviyorum" mesajları, toplumsal hafızamızda asla silinmeyecek bir yara açtı. Sadece yüz seksen saniye süren o üç dakikalık cehennem, orada bulunan yüzlerce çocuğun çocukluğundan koca bir ömür çaldı. Güvenlik güçlerinin müdahalesiyle genç etkisiz hale getirildiğinde, geride sadece fiziksel bir enkaz değil, paramparça olmuş bir toplumsal huzur bıraktı.

​Bir toplumun vicdan muhasebesi ve çıkış yolu

​Bugün o okulun kapısında soğuk bir asma kilit, bahçe duvarlarının dibinde ise rengarenk çiçeklerle bekleyen gözü yaşlı anneler var. Yaralıların durumu iyiye gitse de, o koridorlarda kaybolan masumiyetin ve açılan ruhsal gediklerin pansumanı ne zaman yapılacak?

​Bu olay bize bir kez daha gösterdi ki; metal dedektörleri, yüksek duvarlar, jiletli teller veya binlerce kamera tek başına bir güvenlik çözümü değildir. Eğer biz bir çocuğun kalbindeki yangını dumanı tütmeden fark edemiyorsak, elindeki silahı almamız felaketi sadece başka bir tarihe ve başka bir mekâna ertelemekten öteye gitmez. Sormamız gereken can yakıcı sorular masada duruyor:

İletişim Kopukluğu: Ebeveynler olarak çocuklarımızın sadece sınav notlarıyla, karneleriyle ve başarı sıralamalarıyla mı ilgileniyoruz, yoksa kalplerindeki o devasa boşlukla mı?

Dijital Yalnızlık: Sosyal medya algoritmaları gençleri karanlık dehlizlerde radikalleştirirken, biz onların sanal dünyadaki imdat çığlıklarını neden duymuyoruz?

Toplumsal Empati Kaybı: Bir gencin cinayet aletine bu kadar zahmetsizce ulaşabilmesi, sadece bir güvenlik zafiyeti değil, toplumsal bir ahlak ve sorumluluk iflası değil midir?

​O genç şimdi demir parmaklıklar ardında. Peki ya onun gibi sessizliğe, karanlık forumlara ve odasındaki o dipsiz yalnızlığa gömülen diğerleri? Bu yazı sıradan bir "olay analizi" değildir; bu bir imdat çağrısıdır, bir sivil haykırıştır. Bir sonraki patlamayı beklemek yerine; o sessiz çocukların, o "görünmez" gençlerin gözlerinin içine samimiyetle, yargılamadan bakma vaktimiz geldi.

​Dün sabah o okulda sadece bir silah patlamadı; bir toplumun geleceğe dair beslediği o saf masumiyet ağır yaralandı. Bu yaranın iyileşmesi için daha yüksek duvarlara değil, birbirimizin kalbine giden daha açık yollara ihtiyacımız var.

Şimdi kendinize sorun: Bugün yan odada, o kapalı kapının ardındaki çocuğunuzun zihninde hangi fırtınalar kopuyor? O kapıyı çalıp sadece bir ebeveyn olarak değil, bir insan olarak "Nasılsın, gerçekten nasılsın?" diye sormaya cesaretiniz var mı? Yoksa sessizliğin huzuruna kanmaya, devam mı edeceğiz?

İBRAHİM YILDIZ (Karakeçili) www.yenicizgihaber.com

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Asayiş Haberleri