Siyasal kendi krizinde bir liman DSP
İBRAHİM YILDIZ
Siyaset bilimi literatüründe "kurumsal meşruiyet", bir siyasi organizasyonun sadece hukuki statüsüyle değil, toplumsal tabanıyla kurduğu duygusal ve rasyonel sözleşmeyle tanımlanır. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nde gözlemlediğimiz süreç, basit bir iç çekişmenin çok ötesinde, partinin "kurucu kodları" ile "modern siyasal pratikleri" arasındaki ontolojik bir kopuşu ifade etmektedir. 12 Haziran 2026 itibarıyla partinin içine düştüğü bu durum, hukuk terminolojisindeki "mutlak butlan" kavramının —yani işlemin baştan itibaren hiç kurulmamış sayılması— siyasal sosyolojiye yansımasıdır.
Siyasal bir "Mutlak Butlan"
Kurumsal Felç
Hukukta mutlak butlan, bir işlemin kurucu unsurlarının eksik olması nedeniyle hukuki sonuç doğurmaması demektir. CHP’deki mevcut yönetimsel kriz, "irade" ve "tüzük" arasındaki meşruiyet boşluğundan beslenmektedir. Parti Meclisi üyelerinin istifaları ve buna mukabil gelişen disiplin süreçleri, partinin "karar alma mekanizmalarının" rasyonalitesini yitirdiğini göstermektedir.
Machiavelli, Prens adlı eserinde iktidarın, gücünü sadece zorla veya hukukla değil, halkın rızasıyla tahkim etmesi gerektiğini savunur. CHP yönetimi, tüzüğü bir kalkan olarak kullanıp disiplin süreçlerini bir "siyasal tasfiye" aracına dönüştürdüğünde, sadece muhalifleri değil, aynı zamanda partinin kendi "kurumsal meşruiyetini" de ihraç etmektedir.
Siyasi bir "Yurtsuzlaşma" ve metamorfoz
Sosyolojik açıdan, Özgür Özel ve arkadaşlarının başlattığı değişim hareketi, partinin hantal yapısına karşı bir "sivil itaatsizlik" örneğidir.
Weber’in "karizmatik otorite" ve "bürokratik otorite" ayrımında belirttiği gibi; bürokratik mekanizmalar (tüzük ve disiplin kurulları) toplumsal enerjiyi (değişim talebini) boğduğunda, ortaya çıkan şey "siyasal ölümdür."
Eğer bu kadrolar partiden ihraç edilirse, oluşan boşluk sadece bir koltuk değişimi değildir; bu, CHP’nin tarihsel mirasının, statükocu bir yapı tarafından rehin alınmasıdır. Böyle bir durumda, ihraç edilenlerin kendi siyasal hatlarını oluşturmaları, bir "bölünme" değil, bir "siyasal metamorfoz" yani biçim değiştirerek hayatta kalma çabasıdır.
Merkez solda yaşanan bölünme limanı DSP olabilir!
Erken seçim ihtimalinin bu kadar yüksek olduğu bir konjonktürde, DSP, 1985 yılında kurulan ve "Ecevitçi" çizgiyi temsil eden, emeği, sosyal adaleti ve "hakça düzeni" merkeze alan bir partidir. Atatürkçülüğü, demokrasiyi ve sosyal adaleti "üç sacayağı" olarak gören bu yapı, 1999 seçimlerinde birinci parti çıkarak Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bir "merkez sol" efsanesi yaratmıştır. Ancak Ecevit sonrası dönemde, kurumsal kimliği liderin karizmasıyla çok bütünleşik olduğu için, toplumsal tabandaki ağırlığını büyük ölçüde yitirmiştir.
DSP örneği (Ecevit dönemi ve sonrası), merkez solda yaşanan bölünmelerde "kurtarıcı" veya "liman" olarak kullanılmıştır. Özgür Özel ve arkadaşları, sıfırdan bir parti kurmanın getireceği (imza toplama, örgütlenme, YSK onay süreçleri) lojistik ve hukuki yüklerden kaçınmak için mevcut, aktif ancak seçmen tabanı zayıf bir partiyi "paravan" olarak kullanabilirler.
"yeni bir parti" kurmak, teknik bir tercih zorunluluk değildir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, DSP gibi bir siyasi çatı altında kurulacak yapının sadece bir "tabela hareketi" olmaması gerektiğidir. Eğer yeni bir oluşum, liyakata dayanan, toplumsal sözleşmeyi merkeze alan ve "CHP'nin ideolojik hafızasını" devralan bir vizyonla sahaya inerse, bu durum Türk siyasetinde bir "yıkıcı yaratım" başlatabilir. Aksi takdirde, parçalanan her yapı, siyasetin "rasyonaliteden uzaklaştığı" bir dönemi derinleştirecektir.
İdeolojik Anemi ve Liderlik Krizi
Dünya siyasi tarihine baktığımızda, İtalya'daki Demokrat Parti (Partito Democratico) gibi yapıların iç bölünmeleri, aslında ideolojik bir "vizyon anemisinden" kaynaklanır. CHP de benzer bir durumdadır: Merkez sol mu, milliyetçi bir eksen mi, yoksa popülist bir söylem mi? Bu ideolojik belirsizlik, liderlik savaşlarını bir "hizip kavgası" olarak görünür kılıyor. Genel başkan yardımcılıklarının tasfiyesi ve belediye başkanlarına uygulanan baskı, siyasal bir vizyon inşasından ziyade, "sistemi koruma" refleksidir. Ancak korunmaya çalışılan "sistem", artık tabanda karşılığı olmayan bir "kurumsal ceset" ten ibarettir.
Siyasal Bir Araf
CHP, şu an kendi içindeki bu "hırçın çatışma" ile bir siyasal Araf’ta duruyor. Bir yanda kurumsal hantallığın konforuna sığınmış bir yönetim, diğer yanda toplumsal talebin baskısını hisseden ancak kurumsal engellerle karşılaşan bir muhalefet. Tarih, kurumsal aidiyeti, toplumsal talebin önüne koyan her yapıyı tasfiye etmiştir. Eğer CHP yönetimi, bu "mutlak butlan" halini bir uzlaşı ve değişim iradesine dönüştüremezse, önümüzdeki seçimlerde seçmenin sandıkta vereceği mesaj, partinin tarihsel misyonuna yönelik en ağır "hukuki ve siyasi karar" olacaktır.
Siyaset, boşluk kabul etmez. Kurumlar, değerlerini yitirdikleri an sadece binalar ve tabelalar olarak kalırlar.
CHP'nin önündeki gerçek sınav; tüzük oyunlarıyla "iktidarı" korumak değil, ülkenin gerçek meselelerine çözüm üretecek bir "siyasal iradeyi" yeniden inşa etmektir.
Bu noktada şunu sormak gerekir. Siyaseten yurtsuzlaşmayı göze almadan, gerçek bir vatanseverlik —yani ülkenin geleceğini partinin koltuklarından üstün tutmak— mümkün müdür?
Bu kurumsal tıkanıklığın ortasında, bir siyasetçinin "parti disiplini" ile "toplumsal vicdan" arasında kaldığı noktada, hangisinin daha öncelikli bir ahlaki sorumluluk olduğunu düşünüyorsunuz? www.yenicizgihaber.com