Enflasyon herkese dokunur; fakat zamlar eşit olmadığında, kayıp sadece cebimizde değil, adalet duygusunda büyür. Kâğıt üzerinde yükselen maaşlar, pazarda ve mutfakta görünmeden küçülür.
Nisan ayında açıklanan %4,18’lik aylık enflasyon, yılın başından bu yana biriken %14,6’lık artış ve 12 aylık bazda %32,37’ye ulaşan enflasyon, sabit gelirli kesimlerin alım gücündeki erimenin boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Bu tablo yalnızca bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor.
Çünkü ekonomide yalnızca gerçekleşen enflasyon değil, beklenen enflasyon da belirleyicidir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı için ortaya koyduğu %16’lık enflasyon hedefi, daha yılın ilk aylarında fiili veriler tarafından zorlanmaya başlamıştır. İlk dört ayda %14,6’ya ulaşan enflasyon, hedefe neredeyse yaklaşmış durumdadır. Önümüzde hâlâ 8 ay varken, bu tablo beklenti ile gerçeklik arasındaki mesafenin hızla açıldığını göstermektedir.
Bu durum yalnızca teknik bir sapma değildir. Beklentilerin bozulması, fiyatlama davranışlarını değiştirir; üretici daha yüksek maliyet öngörür, tüketici daha yüksek fiyat beklentisiyle hareket eder. Böylece enflasyon, sadece ölçülen bir veri olmaktan çıkar, kendi kendini besleyen bir sürece dönüşür.
Nisan itibariyle %14,6’ya ulaşan yıl içi enflasyon, tüm sabit gelirli kesimlerin alım gücünü aynı oranda aşındırdı. Ancak bu aşınmaya karşı verilen tepkiler, yani maaş artışları, aynı bütünlük içinde ele alınmadı. Üç temel grup—SSK ve Bağ-Kur emeklileri, memur ve memur emeklileri, bir de asgari ücretliler—farklı oranlarda güncellendi. Bu durum, teknik bir farktan öte, sosyal denge açısından tartışılması gereken bir ayrışma ortaya koyuyor.
SSK ve Bağ-Kur emeklileri için yapılan %12,19’luk artış, yılın ilk dört ayındaki %14,6’lık enflasyonun dahi gerisinde kaldı. Bu, daha yılın başında verilen zammın reel olarak negatife düştüğünü gösterir. En düşük emekli maaşının 20.000 TL’ye çıkarılması nominal bir iyileşme gibi görünse de, enflasyon karşısında bu artışın etkisi sınırlı kalmıştır.
Memur ve memur emeklileri ise ilk bakışta %18,6’lık ocak zammıyla avantajlı gibi görünmektedir. Ancak bu durum, toplu sözleşme sistemi nedeniyle yanıltıcıdır. Ocakta verilen yaklaşık %11’lik enflasyon farkı, temmuz ayında hesaplanacak 6 aylık enflasyondan düşülmekte; üzerine %7’lik artış eklenmektedir. Bu mekanizma, yüksek enflasyon ortamında memur kesiminin reel kayıp yaşamasına neden olmaktadır. Yani sistem, koruyucu değil, sınırlayıcı bir yapıya dönüşmektedir.
Asgari ücretliler için ise %27’lik artış başlangıçta güçlü görünse de, %14,6’lık enflasyon bu artışın önemli bir kısmını daha yılın ilk döneminde eritmiştir. Üstelik yıl içinde ara zam mekanizmasının olmaması, bu kesimi beklenti enflasyonuna karşı en savunmasız grup haline getirmektedir.
Ortaya çıkan tablo nettir:
Gerçekleşen enflasyon bugünü aşındırırken, beklenti enflasyonu yarını belirsizleştirmektedir.
Felsefi açıdan bakıldığında, ekonomi yalnızca mevcut dengeyi koruma meselesi değil; geleceğe dair güven inşa etme sanatıdır. Eğer hedefler daha yılın başında anlamını yitiriyorsa, sorun yalnızca rakamlarda değil, o rakamlara duyulan inançtadır.
Sonuç olarak;
• SSK ve Bağ-Kur emeklileri için enflasyon farkı kadar ek ödeme,
• Memur ve memur emeklileri için toplu sözleşme sisteminin güncellenmesi, ara zam mekanizmasının devreye alınması ve memur emeklilerine verilmeyen seyyanen artışın da yansıtılması,
• Asgari ücretliler için yıl içinde ara zam mekanizmasının yeniden devreye alınması,
artık bir tercih değil, ekonomik güvenin yeniden tesis edilmesi için zorunluluktur.
Çünkü enflasyon yalnızca parayı değil, adalet duygusunu da aşındırır.
Adaletin zedelendiği bir ekonomide ise ne güven kalır ne de istikrar.
Ve güven yoksa, hiçbir rakam gerçeği taşıyamaz.
