Bazen bir toplumun karşı karşıya olduğu en büyük sorun, gerçeği bilmemesi değildir.
Asıl sorun, bilmediğinin farkında olmamasıdır.
Çünkü insan, bilmediğini bildiği zaman soru sormaya başlar.
Soru sorduğu zaman araştırır. Araştırdığı zaman sorgular.
Sorguladığı zaman ise kendisine sunulan her bilgiyi olduğu gibi kabul etmekten vazgeçer.
İşte düşüncenin özgürlüğü tam da burada başlar.
Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Birkaç saniye içinde binlerce habere, yoruma, görüntüye ve iddiaya ulaşabiliyoruz. Fakat bilgiye ulaşmak ile doğru bilgiye ulaşmak aynı şey değil.
Kalabalığın söylediği, doğru olduğu anlamına gelmez.
Çok paylaşılan bir bilgi, doğru olmayabilir.
Çok konuşulan bir konu, gerçeğin tamamını anlatmayabilir.
Bize sürekli gösterilen şeyler, bazen görmemiz gereken başka şeylerin önüne geçebilir.
Bu nedenle çağımızın en önemli sorularından biri belki de şudur:
“Bana ne anlatılıyor?” kadar, “Bana ne anlatılmıyor?” diye de sorabiliyor muyum?
Çünkü insan yalnızca gördükleriyle değil, göremedikleriyle de yönlendirilir.
Bir toplumun sağlıklı düşünebilmesi için yalnızca özgürce konuşabilmesi yetmez. Aynı zamanda özgürce sorabilmesi, araştırabilmesi, eleştirebilmesi ve farklı düşünceleri dinleyebilmesi gerekir.
Eleştirel düşünce, her şeye karşı çıkmak değildir.
Tam tersine; kanıt istemektir. Kaynağı sormaktır. Bir iddiayı doğrulamadan kabul etmemektir.
Kendi düşüncemize bile gerektiğinde mesafe koyabilmektir. Çünkü insanın en zor sorguladığı şey, çoğu zaman kendi inancıdır.
Bir fikre ait olduğumuzda, o fikrin yanlış olabileceğini düşünmek zorlaşır. Bir grubun parçası olduğumuzda, grubun söylediklerini sorgulamak daha da güçleşir. Böylece düşünmek yerine tekrar etmeye, anlamak yerine taraf olmaya başlayabiliriz.
Oysa gerçek düşünce, konforlu değildir.
Bazen insanı kendi doğrularıyla karşı karşıya bırakır.
Bazen yıllardır inandığı bir şeyin eksik olduğunu gösterir.
Bazen “Ben yanılmışım.” diyebilme cesareti ister.
Ve belki de olgunlaşmak, her konuda haklı olduğumuzu düşünmek değil; yanılabileceğimizi kabul edebilmekle başlar.
Toplumların ilerlemesi de yalnızca ekonomik büyümeyle, teknolojik gelişmeyle veya yeni binalar yapmakla ölçülemez.
Bir toplumun gerçek gelişmişliği; insanının soru sorabilmesi, çocuğunun merak edebilmesi, gençlerinin düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi ve bireylerin duydukları her bilgiyi akıl süzgecinden geçirebilmesiyle de ilgilidir.
Çünkü sorgulamayan toplumlarda zamanla düşünce körelir.
Düşüncenin köreldiği yerde ise alışkanlıklar, korkular, önyargılar ve kalıplar insanın yerine düşünmeye başlar.
İşte Chomsky'nin sözündeki asıl çarpıcı nokta da burada yatıyor:
İnsan bazen yalnızca olup bitenden habersiz değildir; habersiz olduğunun bile farkında değildir. Belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru çok basit:
“Ben gerçekten ne biliyorum?”
Ardından ikinci soru gelmeli:
“Bildiklerimin kaynağı ne?” Ve belki en önemlisi:
“Bilmediğim şeylerin farkında mıyım?”
Çünkü hakikate giden yol, her şeyi bildiğimizi sanmaktan değil; bilmediklerimizin farkına varmaktan geçer.
Özgür düşünce, insanın başkasının söylediğini tekrarlamayı bıraktığı yerde başlar.
Ve belki de gerçek uyanış, gözlerimizi açmak değil; gördüklerimizi yeniden düşünmeye başladığımız an gerçekleşir. www.yenicizgihaber.com