Bazen düşünüyorum da, siyasette hiç hile yapan tarafta olmamak mümkün olmayacak gibi.
Kime baksam aynı manzarayı görüyorum.
Bir taraf bindirme üyelik peşinde.
Öbür taraf başara bilmek için tavizler vererek bir bütünlük oluşturma hesabı yapıyor.
Birileri genel merkezin gözüne girmeye çalışıyor.
Birileri rakibinin ayağını kaydırmanın planını yapıyor.
Hele birileri var ki alemin kralı benim diyor.
Ortaya çıkan sonuç ise hep aynı:
"Biz kazanırsak demokrasi."
"Onlar kazanırsa felaket."
Bu döngü hiç değişmiyor.
Bazen korkuyorum.
Sanki kötünün iyisini seçmeye mahkûm edilmişiz gibi.
Bu düşüncede yalnız degililim biliyorum.
Siyaseti yakından izleyen insanların önemli bir kısmı bir noktadan sonra benzer bir umutsuzluk hissediyor.
Çünkü seçim meydanlarında söylenenler ile kulislerde yapılanlar arasında çoğu zaman ciddi farklılıklar bulunuyor.
Sorun gerçekten insanların kötü olması mı?
Yoksa sistemin kötü davranışları ödüllendirmesi mi?
Bu soruyu yıllardır kendime soruyorum.
Eskiden "Sorun kişilerde" diyordum.
Sonra baktım, yeni gelenler de eskilere benzemeye başlıyor.
Dün eleştirdiği yöntemleri bugün kendisi kullanıyor.
Dün şeffaflık isteyenler bugün bilgi saklıyor.
Dün adam kayırmayı eleştirenler bugün kendi çevresini kolluyor.
O zaman ister istemez şu düşünce geliyor:
Demek ki mesele kişiler değilmiş.
Sistem insanı kendisine benzetiyormuş.
Bu tespitin oldukça güçlü olduğuna inanıyorum.
Çünkü tarih boyunca birçok ülkede aynı durum yaşandı.
İnsanlar değişti.
Partiler değişti.
Sloganlar değişti.
Ama yöntemler değişmedi.
Çünkü oyunun kuralları aynı kaldı.
Aslında çoğu zaman ahlaklı insan bulmak, ahlaklı düzen kurmaktan daha kolaydır.
Peki neden bu kadar zor?
Neden insanlar dürüst siyaseti bir türlü kuramıyor?
Neden her yeni başlangıç kısa süre sonra eski alışkanlıklara teslim oluyor?
Çünkü insanlar çoğu zaman ilkelerden önce taraflara bağlılık gösteriyor.
Bir yanlış karşı taraf yaptığında "rezalet" oluyor.
Aynı yanlış kendi tarafı yaptığında ise "strateji" adını alıyor.
İşte çürümenin başladığı yer tam da burası.
Bak işte buna çok inanıyorum.
Çevremde bunu sürekli görüyorum.
Adam dürüstlük nutku atıyor.
Sonra kendi grubundan biri aynı şeyi yapınca susuyor.
Hatta bazen savunuyor.
Sanki doğrular ve yanlışlar kişiye göre değişiyormuş gibi.
O yüzden son zamanlarda siyasete dair en büyük korkum şu:
İnsanlar gerçekten temiz siyaset istemiyor olabilir.
Bu biraz sert ama üzerinde düşünmeye değer bir cümle.
Çünkü dürüst siyaset istemek ile dürüst siyasetin sonuçlarına katlanmak aynı şey değildir.
Herkes adalet ister.
Ama adalet bazen kendi çıkarına da dokunur.
Herkes liyakat ister.
Ama liyakat bazen kendi yakınının önüne başkasını geçirir.
Herkes şeffaflık ister.
Ama şeffaflık bazen kendi tarafının da yanlışlarını ortaya çıkarır.
İşte sınav burada başlar.
Belki de beni en çok yoran şey tam olarak bu.
Bir şeylerin değişeceğine inanarak yola çıkan insanların bile kısa süre sonra birbirlerine çelme takmaya başlaması.
Siyasetin hizmet yarışından çok koltuk yarışına dönüşmesi.
Önüne gelene vaat dağıtılması.
Kazanmak için her şeyin mübah görülmesi.
Ve bütün bunların yaşandığı ortamda benim hâlâ namuslu siyaset hayali kuruyor olmam.
Bazen kendime kızıyorum.
"Ne kadar safmışım" diyorum.
Belki de safım; neyse buna siz okuyucular karar versin.
Ama kötü anlamda değil.
Çünkü bütün büyük değişimler biraz saf insanların omuzlarında yükselmiştir.
Gerçekçiler mevcut düzeni tarif eder.
Hayalciler ise onu değiştirmeye çalışır.
Bugün bize normal gelen birçok demokratik hak, bir zamanlar imkânsız bir hayal olarak görülüyordu.
Yine de içimde ağır bir his var.
Sanki şeffaf ve namuslu siyasete hasret ölüp gideceğiz.
Sanki hep daha az kötüyü seçmek zorunda kalacağız.
Sanki bu hikâyenin sonu hiç gelmeyecek.
Belki hiçbir zaman kusursuz bir siyaset olmayacak.
Belki gerçekten de seçimlerin büyük kısmı "en iyiyi seçmekten" çok "daha az kötüyü tercih etmek" üzerine kurulacak.
Ama toplumların ilerlemesi kusursuzluğu bulmalarıyla değil, yanlışları normal görmemeleriyle mümkün olur.
Asıl tehlike hilelerin varlığı değildir.
Asıl tehlike insanların hileyi sıradan kabul etmeye başlamasıdır.
Öfkeli olmamız, hayal kırıklığı ve sitemimiz aslında hâlâ umutlu olmamızı gösteriyor.
Çünkü insan yanlışlara alıştığında artık kızmaz.
Oysa biz hâlâ kızıyorsuz.
Yani diyorum ki umut tamamen bitmiş değil?
Ama umut ile romantizmi birbirinden ayırmak gerekiyor.
Umut;
"Kusursuz insanlar gelecek" demek değildir.
Umut;
"Yanlış yapan kim olursa olsun yanlış diyebilen insanlar çoğalacak" demektir.
Belki o gün geldiğinde siyaset de değişmeye başlayacaktır.
O zamana kadar ne yapacağız?
Muhtemelen yine seçimler göreceğiz.
Yine vaatler duyacağız.
Yine hayal kırıklıkları yaşayacağız.
Ama bir şeyi kaybetmemeye çalışacağız:
Doğruyu kendi tarafımıza göre değil, vicdanımıza göre tartma cesaretini.
Çünkü siyaset ancak o zaman temizlenmeye başlar.
Ve belki de mesele şu tek soruda düğümleniyordur:
"Biz gerçekten dürüst siyasetçi mi istiyoruz, yoksa bizim işimizi görecek kullanışlı siyasetçi mi?"
Bu soruya toplum olarak vereceğimiz cevap, siyasetin geleceğini belirleyecek.www.yenicizgihaber.com