Neyi kurban kestik, içimizden neyi kurban ettik?
Kapıyı çalan arife, içerideki o eski biz!
İBRAHİM YILDIZ
Bugün günlerden Salı. Takvime bakarsanız sıradan bir hafta içi günü, ama ruhumuza sorarsanız koskoca bir bayramın eşiği, yani Arife.
Sokaklarda tatlı bir telaş var; berberlerin önünde kuyruklar, tatlıcılardan taşan o ağır şerbet kokusu, çocukların bayramlıklarını son bir kez kontrol etme heyecanı…
Her sene tekrarlanan bu ritüellerin tam ortasında durup soruyorum kendime: Biz yarın sabah uyandığımızda gerçekten bayrama mı kavuşacağız, yoksa sadece takvimin yapraklarını mı değiştireceğiz?
Farkında mısınız bilmem, ama Arife günleri bana hep bayramın kendisinden daha duygusal, daha sarsıcı gelir. Çünkü Arife, bir bekleyiştir. Bir umuttur, bir hazırlıktır. Yarın sabaha temiz bir sayfayla, arınmış bir kalple uyanma arzusudur.
Ama gelin, her zamanki gibi açık ve net konuşalım. Birbirimizi kandırmayı bırakıp aynaya bakalım. Biz bugün bu Arife gününde, yarın NE Kurbanı Kestik, içimizden NEYİ Kurban Ettik?
Bakın dostlar, bu toprakların genetiğinde, hamurunda "komşusu açken tok yatan bizden değildir" düsturu vardır. Sosyal kadim toplumsal vicdan, bizi yüzyıllardır bir arada tutan en güçlü tutkaldı. Biz eskiden Arife günlerinde mahalledeki yetimlerin ayak numaralarını gizlice öğrenir, o bayramlık pabuçları kapılarına bırakırdık. Kimse kimsenin yoksulluğunu göze sokmazdı, ayıptı, günahtı, en önemlisi de insani bir utanç vesilesiydi.
Şimdi ne oldu bize? Dijital çağın o sahte, o parlak vitrinlerinde, "Bakın ben ne kadar hayırseverim" diye bağış makbuzlarını, kolileri sosyal medyada sergileyen bir güruh türedi. Sağ elin verdiğini sol el görmeyecekti yahu! Ne ara bu kadar görünürlük delisi, ne ara bu kadar samimiyet fukarası olduk? Biz bu modern çağda, iyiliğin o en asil örtüsü olan "gizliliği" kurban ettik, farkında değil misiniz?
Bir de madalyonun diğer yüzü var tabii. Telefonum susmuyor; mesaj kutum "Bayramda Urfa'da mısın, Antep'te mi?" sorularıyla dolu... Anne babasının, ata ocağının kapısını çalmak, bir büyüğün elini öpüp duasını almak yerine, beş yıldızlı otellerin açık büfe kuyruklarında bayramı "tüketmeye" giden bir nesil var karşımızda. Bayramı bir kavuşma, bir helalleşme eşiği olarak değil de, sadece yıllık izin bütçesinden koparılmış bir "tatil fırsatı" olarak görenlere şaşkınlıkla bakıyorum.
Şimdi o güney sahillerinde şezlong sırası bekleyenlere sormak isterim: Yarın sabah o otel odalarında uyandığınızda, çocukluğunuzun o Arife günlerinin kokusunu bulabilecek misiniz? Başucunuza koyduğunuz o ilk bayramlık ayakkabının heyecanını, o odalardaki yapay lüks verebilecek mi size? Vermez, veremez. Çünkü siz oraya dinlenmeye değil, aslında kendinizden kaçmaya gidiyorsunuz. Ve ne acıdır ki, o kaçış yollarında, bu toplumun en büyük gücü olan o "sıla-i rahim" ruhunu, o köklü vefayı kurban ediyorsunuz.
En çok da ne koyuyor insana biliyor musunuz? Şu Arife akşamüstleri mezarlıklardan yükselen o sessiz fısıltılar…
Belli bir yaşın üzerine çıkmış, hayatın rüzgarını, tokadını yüzünde hissetmiş her insan iyi bilir. Arife günü ikindi vakti mezarlığa gittiğinizde, taşların üzerine dökülen o bir ibrik su, aslında geçmişe duyulan o devasa özlemdir. Gözleriniz ister istemez o eski bayramların koca çınarlarını arar. Annenizin o unutulmaz el lezzetini, babanızın o sert ama sığınılacak bir liman gibi güven veren gölgesini istersiniz. İlk bayram tebriğini onlara yapamayacak olmanın, o hayır duasını bir daha asla canlı canlı duyamayacak olmanın verdiği o düğüm, gelir tam şuranıza, boğazınıza oturur.
Mezarlık başlarında dökülen o gözyaşları, sadece gidenlerin arkasından yakılan bir ağıt değildir; onlara yaşarken layıkıyla yetememiş olmanın, hayatın keşke dedirten o acımasız koşturmacasının gizli bir vicdan muhasebesidir. Bayramın bir yarısı neşeyse, Arife günü işte bu yüzden hep sessiz, hep buruk bir hüzündür.
Dostlar, yarın Kurban Bayramı. Yarın bıçaklar bilenecek, kurbanlar kesilecek. Ama niyetim odur ki, o bıçaklar sadece hayvanın canına değil; içimizdeki o hırsa, tamaha, kibre, bencilliğe ve her geçen gün bizi çürüten o vurdumduymazlığa vurulsun. Evine yılda bir kez et giren o mahcup çocukların yüzünü güldürebiliyorsak, bir kırık kalbi onarabiliyorsak, şu Arife gününde küs olduğumuz bir dosta telefon açıp "Hadi gel, boş verelim" diyebiliyorsak, biz bu bayramı hak ediyoruz demektir.
Hayat, sevdiklerimizin elini sıkı sıkı tutabildiğimiz, vicdanen huzurla başımızı yastığa koyabildiğimiz sürece yaşamaya değer.
Yarın sabah o eski bayramların kokusunu buram buram içinize çekeceğiniz, kırgınlıkların eriyip gittiği, gerçekten "birlikte" ve "insan" olduğumuzu hissedeceğimiz musmutlu bir bayrama uyanmanız dileğiyle... Arife gününüz mübarek, Kurban Bayramınız kutlu, geleceğiniz aydınlık olsun. www.yenicizgihaber.com
