İbrahim Yıldız

İbrahim Yıldız

YENİ ANAYASA

Yeni Anayasa; Metin değil, mutabakat meselesi

Türkiye'de her yeni Anayasa tartışması aynı soruyla başlar. Bu sefer başarabilir miyiz?

Yaklaşık kırk yıldır aynı metni konuşuyoruz. 1982 Anayasası defalarca değişti, yamandı, maddeleriyle oynandı. Üzerinde 20'den fazla değişiklik paketi, yüzlerce madde tadilatı var. Ama özü duruyor. Darbe döneminin dili, devletin vatandaşa bakışındaki o tedirgin üslup hâlâ satır aralarında geziniyor. O yüzden siyaset ne zaman sıkışsa, toplum ne zaman bir eşik atlamak istese aynı cümle geri geliyor: Sivil anayasa vatandaşların en büyük özlemidir

Özlem büyük, çünkü mesele sadece hukuki bir metin değil.

İktidar kanadı için yeni anayasa, vesayetin son izlerini silmek, sade ve anlaşılır bir dille yazılmış, küresel rekabette elini güçlendiren bir toplum sözleşmesi demek. TBMM Başkanı'nın ifadesiyle, 2026'da, 2027'de Türkiye'ye yaraşan, birliğini bütünlüğünü temin eden çağdaş bir sözleşme hedefi konuyor önümüze.

Muhalefet için ise mesele biraz daha temkinli bir yerde duruyor. Yeni anayasa fikrine kapı kapatılmıyor ama yöntem soruluyor. Kim yazacak, nasıl yazacak, masada kim olacak. Çünkü Türkiye'de anayasa, tarih boyunca hep güçlünün zayıfa dikte ettiği bir metin olarak algılandı. Bu algıyı kırmak için ilk şartın samimiyet olduğu söyleniyor.

İşte tam da bu noktada o sihirli kelime devreye giriyor: Uzlaşı.

Anayasa bir uzlaşma metnidir. Bu cümle kulağa basit geliyor ama Türk siyasetinin en zor ödevini özetliyor. Zira uzlaşı, aynı metinde hem fikir olmak değil, aynı masada kalabilmeyi becermektir. Siyasi partiler, günlük tartışmaları bir kenara bırakarak toplumsal mutabakat için sorumluluk almalıdır denmesi de bu yüzden. Aksi halde matematik duvarına tosluyoruz. Anayasa değişikliğinin referandumsuz kabulü için 400, referanduma götürülmesi için 360 oy gerekiyor. Yani tek başına hiçbir aktörün bu süreci götürebilmesi mümkün değil. İstesek de istemesek de birbirimize mecburuz.

Toplumsal uzlaşı nasıl aranır?

Birincisi, anayasayı sadece Meclis koridorlarında yazmaktan vazgeçerek. İzlanda örneğinde olduğu gibi halkın doğrudan katılımıyla, üniversitelerin, baroların, sendikaların, kadın örgütlerinin, gençlik meclislerinin, farklı inanç ve kimlik gruplarının dahil olduğu bir süreçle. Halkın katılımıyla şekillenmesi ifadesi bir temenni değil, bir yöntem olmak zorunda.

İkincisi, dili değiştirerek. Bugüne kadar anayasalarımızı hep hukukçular yazdı, halk okumaya çalıştı. Oysa yeni anayasa sade ve anlaşılır bir dille yazılmalı. Vatandaşın açıp baktığında anladığı, haklarını, özgürlüklerini, devlete karşı ödevlerini değil, devletin kendisine karşı ödevlerini net gördüğü bir metin olmalı. Sembolik olarak da 12 Eylül'ün ruhundan tamamen kopmalı.

Üçüncüsü ve en zoru, anayasayı bir iktidar projesi olarak görmekten vazgeçerek. Bir taraf için başkanlık sistemini tahkim etme aracı, diğer taraf için rövanş metni olduğu sürece hiçbir uzlaşı masası ayakta kalmaz. Anayasa, bir dönemin değil, bir ülkenin geleceğini kurar. Bir partinin değil, bir toplumun evidir.

Toplum yoruldu mu? Evet, biraz yoruldu. Çünkü her anayasa tartışması, beraberinde yüksek gerilim, karşılıklı suçlama ve bitmeyen bir kutuplaşma getiriyor. Ama aynı toplum, derinlerde bir yerde, bir gün gerçekten hepimizin diyebileceği bir metin yazabileceğine de inanmak istiyor.

Belki de soruyu şöyle sormalıyız. Yeni bir anayasaya mı ihtiyacımız var, yoksa yeni bir anayasa yazabilecek bir dile mi?

O dili bulursak, metin zaten gelir.www.yenicizgihaber.com

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İbrahim Yıldız Arşivi