Yoksulluk...

Geçim değil, onur mücadelesi

Yoksulluk çoğu zaman bir rakam gibi anlatılır. İstatistiklerde bir oran, raporlarda bir tablo, bütçelerde bir açık olarak görülür. Oysa yoksulluk, sayılarla ölçülen bir eksiklikten çok daha fazlasıdır.

Yoksulluk, insanın hayatını sürekli hesap yaparak yaşamak zorunda kalmasıdır. Bir annenin pazarda elindeki parayı üç kez sayması, bir babanın çocuğuna “bugün değil” demeyi alışkanlık haline getirmesi, bir gencin hayallerini ihtiyaç listesine göre küçültmesidir.

Bu nedenle yoksulluk, sadece ekonomik bir sorun değildir; ahlaki, psikolojik ve toplumsal bir meseledir.

Antik çağın büyük düşünürü Aristoteles, yoksulluğun toplumsal sonuçlarını yüzyıllar önce şu sözle anlatmıştı:

“Yoksulluk, devrimin ve suçun ebeveynidir.”

Bu söz, aslında bir uyarıdır. Çünkü yoksulluk, yalnızca açlık üretmez; aynı zamanda umutsuzluk üretir. Umutsuzluk ise zamanla öfkeye dönüşür. Bir toplumda insanlar emeğinin karşılığını alamıyorsa, alın teri geçim sağlamıyorsa, sabır yerini kırgınlığa, kırgınlık ise güvensizliğe bırakır.

Yoksulluk, insanı sürekli hesap yapmaya zorlar.

Ama bu hesap, sadece para hesabı değildir.

İnsan, yoksulluk içinde her gün onurunu da hesap eder.

Bugün bir işçi, maaşını almadan önce borçlarını hesaplar.

Bir emekli, markete girmeden önce hangi ürünü almaktan vazgeçeceğini düşünür.

Bir öğrenci, hayallerini değil, harçlığını planlar.

İşte yoksulluk tam burada başlar:

İnsan, hayatını yaşamak yerine hayatta kalmayı planlamaya başladığında.

Modern ekonominin kurucularından Adam Smith, bir toplumun gerçek zenginliğini şöyle tarif etmişti:

“Bir toplumun zenginliği, en yoksulunun yaşayabildiği hayatla ölçülür.”

Bu ölçü, aslında bir vicdan ölçüsüdür. Çünkü refah, sadece gökdelenlerin yüksekliğiyle değil, sofraların doluluğuyla anlaşılır. Bir şehirde alışveriş merkezleri çoğalırken, insanların cebindeki para azalıyorsa, orada büyüme vardır ama refah yoktur.

Yoksulluk, insanın cebinden önce umutlarını eksiltir.

Sonra cesaretini.

En sonunda da sesini.

Bu yüzden yoksulluk, sadece ekonomik bir dengesizlik değil, toplumsal bir sessizlik üretir. İnsanlar konuşamaz hale gelir. Hak aramak yerine kabullenmeyi öğrenir. Çünkü yoksulluk, insanı en çok korkuyla terbiye eder.

Nobel ödüllü iktisatçı Amartya Sen bu gerçeği çok net bir cümleyle ifade eder:

“Yoksulluk, gelir eksikliğinden çok seçenek eksikliğidir.”

Gerçekten de yoksulluk, insanın seçme hakkını elinden alır.

Ne işte çalışacağını seçemez.

Nerede yaşayacağını seçemez.

Nasıl yaşayacağını seçemez.

Ve seçim yapamayan insan, zamanla özgürlüğünü de kaybeder.

Bugün toplumların önündeki en büyük sınav, zenginleşmek değil; adil paylaşabilmektir.

Çünkü yoksulluk kader değildir.

Yoksulluk, çoğu zaman yanlış tercihlerin, eksik planlamanın ve ihmal edilen adaletin sonucudur.

Bir devletin gücü, bütçesinin büyüklüğüyle değil, vatandaşının huzuruyla ölçülür.

Bir toplumun medeniyeti ise yollarının genişliğiyle değil, insanının yüzündeki umutla anlaşılır.

Unutulmamalıdır ki:

Yoksulluk, insanı aç bırakmaktan önce onu yalnız bırakır.

Ve bir toplumda insanlar yalnız kalıyorsa, o toplumun en büyük zenginliği bile yoksulluk sayılır. www.yenicizgihaber.com

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
ALİ DOĞAN Arşivi