GAZİLİĞİN BEDELİ: ANTEP'İ ANTEP YAPAN RUH


Kuşatılmış Bir Şehrin Nefesi
27-29 Ekim 1919'da Fransız işgal kuvvetleri Antep'e girdiğinde karşılarında düzenli bir ordu değil, vatanından başka sermayesi olmayan bir halk bulacaklarını henüz bilmiyorlardı. Onlar için burası, savaş sonrası paylaşım haritalarında işaretlenmiş yeni bir sömürü alanıydı. Fakat Antep, cetvellerle çizilmiş sınırların değil, haysiyetin ve bağımsızlığın şehriydi.


Aylar ilerledikçe şehir tam bir abluka altına alındı. Telgraflar sustu, yollar kesildi, yardım yolları kapandı. İşte o günlerde Dayı Ahmet Ağa'nın posta güvercinleri tarihin görünmeyen kahramanları oldu. Bir avuç kâğıda yazılan umut, bazen bir cepheden diğerine, bazen de şehir dışındaki direnişçilere onların kanatlarında taşındı. Kuşatma altındaki Antep'in nefesi bu kuşların kanat seslerinde saklıydı.


Fransız kuvvetleri yalnızca silah üstünlüğüne değil, aynı zamanda modern savaş araçlarına da sahipti. Ancak Anteplilerin elindeki en güçlü silah, inançtı. Köylerde nöbet tutan mücahitler, dere başlarında, çeşme kenarlarında ve geçit yollarında fırsat kolluyordu. Dinlenmek için su başlarına inen bazı lejyoner birlikleri, kendilerini bir anda Anadolu insanının sessiz fakat öldürücü direnişiyle karşı karşıya buluyordu. Çünkü bu topraklarda işgalci için güvenli bir karış toprak yoktu.
Ve dikkat çekici olan şuydu:
Fransızlar, Anadolu'yu işgal etmek için çoğu zaman kendi evlatlarını değil, sömürgelerinden topladıkları lejyonerleri gönderiyordu. Afrika'dan, Uzak Doğu'dan, Arap coğrafyasından getirilen insanlar, hiç tanımadıkları bir milletin toprağında savaştırılıyordu. Sömürge düzeninin acı ironisi buydu; bir millet başka bir milleti ezmek için yine başka milletlerin çocuklarını kullanıyordu.

Açlıkla Savaşan Şehrin Şerefi
Antep Harbi'nin belki de en korkunç cephesi açlıktı.
Cephaneler tükeniyordu ama ondan önce sofralar boşalmıştı. Gün geldi at eti, gün geldi kedi ve köpek eti bile bulunamaz hale geldi. İnsanlar yaşamla ölüm arasındaki çizgide yürüyordu. Acı zerdali çekirdekleri öğütülüp un yapıldı. O undan ekmek pişirildi.
Fakat o ekmek yalnızca açlığı değil, ölümü de içinde taşıyordu.
Çünkü acı çekirdeğin zehri birçok Antepliyi yatağa düşürdü. Şehir, kurşunla şehit veriyordu; bir yandan da açlığın ve zehirin kurbanlarını toprağa uğurluyordu. Buna rağmen teslim bayrağını çekmeyi kimse düşünmedi.
Tam da bu günlerde Fransızların psikolojik harp yöntemleri devreye girdi. Çocuklara şeker, kadınlara çikolata dağıtarak direniş iradesini kırmayı hesapladılar. Belki Paris'te bir karargâhta bu plan zekice görünüyordu.
Ama Antep'te hesap tutmadı.
Çünkü mesele açlık değildi.
Mesele haysiyetti.
Açlıktan kıvranan insanlar, düşmanın uzattığı şekeri reddetti. Tarihin sayfalarına geçen o ruh, belki de şu cümlede özetleniyordu:
"Düşmanın şekeriyle büyüyecek çocuğumuz yoktur."


Bu söz, aslında bütün bir direnişin özetiydi. Onlar yalnızca ekmek için değil, başları dik yaşamak için mücadele ediyordu.

Şahinbey'den Şehitkamil'e Uzanan Destan
Antep denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri Şahinbey'dir.
O, yalnızca bir çete reisi değil; geçitleri tutarak Fransız ilerleyişini geciktiren, son mermisine kadar savaşan bir fedakârlık abidesiydi. Şahinbey'in mücadelesi, bir insanın vatanı uğruna nereye kadar gidebileceğinin cevabıdır.
Ve Şehitkamil...
Henüz çocuk yaşta bir kahraman.
Annesinin namusunu korumak isterken Fransız askerlerinin süngüleriyle şehit edildiğinde, aslında bütün bir milletin hafızasına kazınan bir sembole dönüştü. Bugün adını taşıyan ilçe, yalnızca bir coğrafi bölge değil; Anadolu insanının onur için neleri göze alabileceğinin bir hatırlatıcısıdır.


Şehirde mühimmat tükendiğinde demirciler, döküm ustaları ve marangozlar devreye girdi. Patlamayan mermiler söküldü, eritildi, yeniden işlendi. Atölyeler fabrikaya dönüştü. Yokluk içinde adeta bir "İmalat-ı Harbiye" doğdu. Silah bulunamadığında metal parçaları silahtan sayıldı, cephane bulunamadığında irade cephaneye dönüştü.


Savunmanın en zor günlerinde Antep Kalesi'nde dalgalanan bayrak ise yalnızca bir kumaş değildi. Rivayetlere konu olan kefen bezlerinden yapılan o bayrak, şehrin kararlılığını temsil ediyordu:
"Biz zaten kefenimizi giymişiz."
İşte bu yüzden Antep sıradan bir şehir değildir.
İşte bu yüzden Türkiye Büyük Millet Meclisi, 8 Şubat 1921'de bu şehre "Gazi" unvanını vermiştir.
Çünkü Gaziantep'in gaziliği bir madalyanın, bir beratın veya bir törenin sonucu değildir.


Gaziantep'in gaziliği; açlığa rağmen eğilmeyenlerin, işgale rağmen teslim olmayanların, evlatlarını toprağa verip yine de bayrağı yere düşürmeyenlerin alın teriyle, gözyaşıyla ve kanıyla yazılmıştır.


Bugün kale burçlarına baktığımızda gördüğümüz şey yalnızca taş duvarlar değildir.


Orada hâlâ Şahinbey'in son kurşunu, Şehitkamil'in son nefesi, açlığa direnen anaların duası ve özgürlüğü her şeyin üzerinde tutan Anteplilerin vakur duruşu yankılanmaktadır.
Ve tarih bize şunu fısıldamaktadır:


Bir milletin gerçek gücü, sahip olduğu silahlarda değil; teslim olmayı reddeden vicdanında saklıdır.
Gaziantep, işte bu vicdanın adıdır. Gazi oluşu da bu yüzdendir. Çünkü bazı şehirler fethedilir, bazı şehirler inşa edilir; Gaziantep ise fedakârlıkla, direnişle ve şerefle yazılır.

Gaziantep için 29 Ekim tarihinin bir başka anlamı da buradan gelmektedir.

Güzel ülkemin, onurlu halkımın Cumhuriyet Byramı kutlu olsun.www.yencizghaber.com

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Vahap Öztürk Arşivi